İnsan doğumundan beri geçirdiği yıla göre yaş almıyor bence. Yaşadıkları, hissettikleri, gördükleri her şey bir yaş daha katıyor. “Bir günde yaşlandım.” Derler ya hani, öyle işte. Benim yasal yaşım 23 mesela. Ama sorsanız bana yaşımı 50 derim. “Benim yaşım 50.”
Hem beklentisi kalmamış hayattan, hem umudu da hala tükenmemiş yani. Hem önüne koyulan her yükü sırtlayacak kadar güçlü, hem bir darbede yıkılacak kadar çelimsiz. Boydan boya kırılmış, ama bunları gizlemekte de ustalaşmış. Şuracıkta bitse hayatı gam yemeyecek sanki, ne alacağı ne de vereceği kalmış. Oysa hiç yaşamamış. Öyle çok, öyle gür kahkahalar atmış ki, kimse gözlerinin arkasındaki mutsuzluğun farkına varmamış. Geleni olduğu gibi kabullenmiş, içindeki mezarlığa ekleyip hayatına devam etmiş. İçi ölüymüş ama sanki kokmasın istermiş gibi dışını hep güzel, hep neşeli, hep umutlu tutmuş. Derdini hep gizlemiş, hatta kendinden bile. O kadar gizlemiş ki, unutmuş. Taşlaşmış içi artık. İşte böyle anlatırım sorsanız.
İçimin duvarları tek tek yıkılırken ben gülmekten nefes alamam. Bir de tesir eder bu sözde mutluluğum insanlara bilir misiniz? Ben güldükçe gülerler. Ben zaten gelemem öyle kasvetli ortamlara, dedim ya içim taşlaşmış artık. Güldürdükçe gülerim ben de. İçimdeki moloz yığınından kurtulabilmiş birkaç üzüntü çıkagelir bazen. İntikam almak istercesine vururlar burnumun direğine. İşte o noktada bana sorsanız, “Yaşım 3.” Derim size. Alt dudağım titremeye başlar, gözlerim dolar, dolar. Yaşlar boşalmaya başladığında bir “ınga” demediğim kalır. Hele biri fark edip de şefkat gösteriyorsa o an, amanın durduramaz kimse bu çocuğu. O burnumun direğini tekmeleyen üzüntü var ya, “Sen misin beni yok sayan?” diyerek vurmaya başlar bu sefer. Benim 50 yaşım olanca sakinliği, boş vermişliği ve yorulmuşluğuyla çoktan bir köşeye çekilmiştir bile o zamanlar. Bu 3 yaşımı pek sevmem ben. Acizliğimi hatırlatır bana hep. Kafamın içinde sürekli “Senin de zaman zaman pes etmeye hakkın var!” diye bağırır tiz sesiyle. Ne olur sustur artık dercesine bakarım 50 yaşıma, buğulu gözlerle “Haklı.” Der gibi bakar bana. Büsbütün yalnız, büsbütün desteksiz kalırım. Anca o zamanlar dönerim yasal yaşıma işte.
Benim 23 yaşım… Bütün gençliği, toyluğu, heyecanı ve umutlarıyla geliverir hemen. Ne yapacağını iyi bilirim. Hemen bir klavye başına oturtur beni. Ne zaman bir şey yazacak olsam, patron odur. 50 yaşım da hürmet eder ona, 3 yaşım da. Sessizce çekilip bırakırlar meydanı. 3 yaşımın çaresizliği gidip, 23 yaşımın heyecanı gelince müthiş rahatlarım ben de. Hemen işe koyulurum çünkü tez canlıdır bu yaş. Biraz boş bıraktın mı hemen kalkıverir. İzin vermem buna. Yazarken gençliğimi, heyecanımı, hata yapabilme lüksümü, öfkemi, sevincimi, hüznümü, aşkımı, yalnızlığımı, 23 yaşımı doyasıya yaşarım. Yalnızca o zaman yaşayabilirim çünkü. Öbür türlü 23 yaşım kaldıramaz bu hayatı, küser. Küserse bir daha sevdiremem ona hiçbir şeyi. Yazmaya bile gelmez o zaman. O yüzden yazı bitip de 50 yaşım geri geldiğinde kozamdan çıkıp tekrar insan içine karışırım. 50 yaşım kabullenmiştir. Fazlasını istemez, beklemez, arada sinirlense de hiç ses etmez. Boş vermiştir bir kere. Bir gün güzel şeyler olursa mutlulukla yaşamayı kabul eder, ama olmazsa da oturup canını sıkmaz. Bana sorsanız bunları anlatırım size işte. Derim ki, “Benim yaşım 50…”