Bir yerdeydim. Karanlıktı, rutubetliydi, soğuktu, sağır edecek kadar sessizdi, kokusu başıma ağrılar sokuyordu. Oradan oraya koşturup güzelleştirmeye çalıştım bu yeri. Bir tarafı yaparken öbür taraf üzerime yıkıldı. Pes etmedim hiç ama her seferinde bir halka daha eklendi gözaltlarıma. Bazen yapamadım, oturdum moloz yığınlarına bastım çığlığı. Bazen çok güzel yaptım, geçtim karşısına bir sonraki yıkıma kadar gururla izledim. Bazen yardıma gelenler oldu, bazen çağırsam da gelen yoktu. Bunun hiç önemi olmadı. Bu karanlık yer, beni bir fare gibi uyuşturarak tükettiği için birinin elimden tutmasına gerek yok sandım.
Sonra bir şey oldu. Benim de anlamadığım, hala zaman zaman anlamakta zorlandığım bir şey oldu. Önce koku dağıldı, sanki mis gibi bir vanilya kokusu saçıldı etrafa. Ardından yavaş yavaş sessizlik… Belli belirsizdi önce, bir kalp atış sesi gibiydi. Oldukça temkinli yaklaştım, dinledikçe benimkiyle beraber attığını keşfettim. Sonra büyüyerek kahkahalara dönüştü bu ses. Belki kırk yıl düşünsem, herhangi bir sesin üzerimde bu etkiyi yaratacağını anlayamazdım. En sonunda da karanlık dağıldı. Sırtımda bir el hissettim, yanağımda bir öpücük… Bana gücümü hatırlatan bakışlar deldi karanlığımı. Arasından dökülen iki güzel sözle kalbimin yerini hatırladığım dudaklar öptü beni çocukluğumdan.
Böyle bir şeydi olan. Olmaya da devam eden, hayatım boyunca sürsün istediğim. Kalbimin, aklımın ermediği işi… İlk ayım, hilâlim, ayım. Ne güzel oldun, ne güzel geldin. Hoş geldin…