Pembe Şemsiye

Ben küçükken İstanbul’da yaşardık. Leylak rengi duvarlarımız ve duvarla uyumlu çiçekleri olan duvar kağıdımız vardı. Düz olsun diye saatlerce uğraşırdı annem. Beyaz, camlı kapılarımız vardı. Çok büyük gelirdi o ev bana. Yürü yürü bitmez bir holümüz vardı. Daha sonrasında bir İstanbul ziyaretinde eve uğradığımızda inanılmaz sarsılmıştım küçüklüğünü görünce. Bir odasını üç kardeş, babaannem ve dedem paylaşırdık. Babaannemin deliklerinden ip geçirdiği kulağıyla oynadığımı hatırlıyorum o odada. Bilgisayar yeni alındığı zamanlar yanlış bir yere girdim diye (mayın tarlası oyununu açacakken hapşırdım ve o sarsılmayla gta oyununu açmışım) saatlerce ağladığımı hatırlıyorum. Ablam ve abimin kavgası esnasında o bilgisayarın kocaman ekran koruyucusunun kırıldığını, abimin cebinde sigara bulunca babamın abime kızışını, annemin saçlarımızı çekerek dolaplarımızı toplatışını hatırlıyorum. Tam odamızın karşısındaki banyoda ablamın makyaj malzemeleriyle makyaj yapmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Boyum aynaya yetişmiyordu. Bu yüzden musluğun üstüne çıkıyor ve eğilerek bakıyordum kendime. Şu eski tip, aynanın üstünde ışık olan banyo dolaplarındandı. Bir ara ayağa kalktım elimde ablamın fırçasıyla, fırça lambaya değdi ve ufacık bir kısmı yandı. İnanılmaz korkuyorum ama ablam kızacak diye. Ne yapacağımı şaşırmış vaziyetteyim. Fırçanın bir kısmı yanık, kalan kısımlar normal. Makasla yanık kısma uyduracak şekilde kestim fırçanın ucundan. O kısmı hallettim ama yanık kokusuna çözüm bulamadım. Bastım kolonyayı fırçaya. Sabah ablamın hazırlanırken anneme benim fırçalarına kolonya sürmemden yakındığını duyup inanılmaz rahatlamıştım. Nasıl da zamanında ömrümüzden ömür götüren anlarımız şu an yüzümüzde gülümseme oluşturacak anılara dönüşüyor.

Komşu çocuklarıyla aynı okula giderdik hepimiz. Annelerimiz beraber götürür, beraber getirirdi bizi. O yolu çok net hatırlıyorum. Yolda görüp sevmeye çalıştığımız kedileri, yol üstündeki tavuk dönerciyi, ‘sera’ adındaki dondurmacıyı çok net hatırlıyorum. Bir gün yine okuldan dönüyorduk. Aşırı yağmur yağıyordu ve annem gelirken benim küçük, pembe şemsiyemi de getirmişti. Bütün çocuklar arasında sadece benim özel minik şemsiyem vardı. İnanılmaz havalıydım, kendimi en son o zaman havalı hissetmiş bile olabilirim. Madem müthiş havalıyım, ben bu havayı niye atmıyorum ki diye düşünmüş olmalıyım ki karşı komşumuzun kızını da şemsiyemi birlikte kullanmak için yanıma çağırmıştım. Kilolu, gamzeli, her şeye küsen, salak gibi gülen ve aşırı itici bir kızdı. Bir kere hastalanıp havale geçirmiş ve su bardağında Gollum’u gördüğünü söyleyerek bütün çocukluğumda bir Yüzüklerin Efendisi korkusu yaşatmıştı yelloz. Neyse, bu kızla benim minnak pembe şemsiyemin altında tintin gidiyorduk. Sonra bir an oldu, bir yerden ikimiz aynı anda geçemedik ve ben boylu boyunca bir su birikintisine düştüm. Soğuktu, donuma kadar ıslanmıştım ve bütün havam sönmüştü. ‘Elektrikler kesik evde, ben bu önlüğü nasıl kurutacağım?’ diye annem de bi paylamıştı beni herkesin ortasında, büyük rezillik. Eve gittiğimizde de bu azar büyük bir dayağa dönüşmüştü. İnsafsızca dövmüştü beni annem. Mum ışığında titreyerek otururken bütün suçu pembe şemsiyemde ve kendimde buluyordum. Kışın ortasında donuna kadar ıslak bir vaziyette o kadar yol gelmişsin, gıcık komşu kızlarına rezil olmuşsun, annenden deli gibi dayak yemişsin mağdur olan sensin kızım diye sarsmak istiyorum o yaştaki Mekile’yi. Bir daha o şemsiyeyi kullandım mı bilmiyorum, kesin kullanmışımdır ama yer etmemiş hafızamda. Hala da küçük çocukların elinde küçük şemsiyeler gördüğümde o mum ışığındaki ıslak halim gözümün önüne gelir. Yaşadığım o an, şimdi yüzümde gülümseme bırakamayacak kadar çok oturmuş içime demek ki. Pembe hiç benim rengim olmadı zaten. Şemsiye kullanmayalı da çok fazla oluyor.

Ne yazayım diye çok düşünerek oturdum bugün. Sonra bir pembe şemsiye reklamı gördüm. Gözümün önüne direkt olarak İstanbul’daki evimiz geldi. Saçları yukardan bağlı, yamuk dişli, ufak Mekile geldi. Sera’nın dondurmasının tadı, tavuk dönercinin tombik ekmeği, yanık fırçanın kokusu, kırılan camın sesi, ıslanmış olmanın verdiği ürperti geldi aklıma. Aştım ya ben dediğimiz neleri aşabildik sizce? Kalbimizin, beynimizin yıkık dökük köşelerine ne travmalar gizledik böyle böyle. Seni çok seviyordum pembe şemsiye. Senin hiçbir suçun yoktu ayrıca, şemsiyesin zaten ne suçun olabilir? Yine de, beni affet olur mu? Sızlayan yanağım, üşüyen ayaklarım, ağlamamak için yediğim dudaklarım affetmiyor çünkü.

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın